Peygamber Sohbetleri

peygamber-SohbetiPeygamber Efendimiz’in Bir Günü

Sabah

Yeryüzünde günlük hayat, gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların açılmasına, kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün doğmadan külli bir zikir hâlkasına otururlar. Zira bu saatler baharın başlangıcına, insanın rahm-ı madere düştüğü döneme, yer ve göklerin altı günlük yaratılış serencamesinin birinci gününe benzer, onları hatırlatır ve onlardaki şuunat-ı İlahiyeyi ihtar eder. İnsan da, diğer varlıkların cibilli bir şekilde kurmuş olduğu zikir hâlkasına, şuurlu bir şekilde iştirak eder ve başta namaz olmak üzere değişik zikir ve aktivitelerle güne başlar.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de güne sabah namazı ile başlardı. Bilindiği gibi, Medine’de çok sade ve mütevazı olan hane-i saadetleri mescidin avlusunun bir tarafını oluşturuyordu.[1] Âmâ bir sahabi olan Abdullah ibn-i Ümmi Mektum’un okuduğu ezanla sabah namazının vaktinin girdiğini ilan eder,[2] Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) odasında sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere mescide çıkardı. Mescide gelemeyecek kadar ciddi mazeretleri olanlar dışında, Medine’de bulunan bütün Müslümanlar her farz namazı Efendimiz’in arkasında kılmaya gayret ederlerdi.

Namazdan sonra her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar önce tesbihatını ve o vakte ait mutad evradını yapar, sonra yüzünü ashabına dönerek bağdaş kurar ve ashabıyla sohbet ederdi. Bu sohbetler sırasında gündelik konulardan, tarihî hatıralara, rüya tabirlerinden, imana hizmet konularına, sorulara cevap vermekten, sıkıntısı olanların sıkıntısını gidermeye varıncaya kadar beşeriyetin gereği olan birçok mesele konuşulurdu. Yani ibadet hâlkasından hemen sonra tam bir ilim ve irfan hâlkası kurulurdu.[3]

Bu ilim ve irfan hâlkasının her gün kurulduğu şu olaydan anlaşılmaktadır: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hanımlarını tedip etme ve sonrakilere de bu konuda yapılması gerekeni gösterme adına, yaklaşık bir ay hanımlarıyla konuşmama kararı aldığı gün, sabah namazını kılar kılmaz, mutad olan sohbeti yapmadan hemen Meşrübe adı verilen cumbaya çekilmişti. Başta Hz. Ömer olmak üzere bütün sahabe mühim bir şey olduğunu anlamıştı. Gerçekten de, bazı ayetlerin nazil olmasına sebebiyet veren İlâ Hadisesi vuku bulmuştu.

Bu hadiseden de anlaşıldığı gibi, bundan önce sabah sohbetleri pek terk edilmemiştir. On yılı aşkın bir süre, her günün en verimli vaktinde ve en az bir saat süren “Peygamber Sohbeti”nin neler kazandırdığını ancak yaşayanlar bilir. Efendimiz’i dinlemek, Mütekellim-i Ezeli’yi dinlemek gibidir. Çünkü gelen vahiy, Allah Resûlünün o tertemiz vicdanından ve dupduru gönlünden, aynen, geldiği nezahetiyle aksetmektedir. Bu itibarla da O’nu bilenler, O’nun karşısında sadece susar ve O’nu dinlerdi.

Bazı rivayetler Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kuşluk vaktine kadar mescitte oturmaya devam ettiğine ve kuşluk namazını kıldıktan sonra mescitten ayrıldığına işaret etmektedir. Nitekim bunu tavsiye eden bir hadis-i şerifte şu ifadeler bulunmaktadır: “Kim sabah namazını kıldıktan sonra yerinde bekler ve iki rekât kuşluk namazı kılıncaya kadar sadece hayırlı şeyler konuşursa, denizin köpüğü kadar hataları olsa bile af olur.”[4]

Bu sohbetler sırasında bazen ashabın gördüğü rüyaların da tabir edildiğine yukarıda işaret etmiştik. Efendimiz, namazdan sonra “Müjdeleyici (rüya) gören var mı?” diye sorar, ashap da gördükleri rüyaları anlatırlardı. Bu hadisiyle ilgili Abdullah ibn-i Ömer (radıyallahu anh) şöyle bir olay nakleder: “Hz. Peygamber’in sağlığında ashaptan birisi bir rüya görünce, onu Hz. Peygamber’e anlatırdı. Ben de bir rüya görmeyi ve Allah Resûlü’ne anlatmayı çok arzu ederdim. O sırada gencecik bir delikanlıydım ve mescitte uyurdum. Bir gün, şöyle bir rüya gördüm: İki melek beni yakalayarak cehenneme götürdü. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı. Burada, kendilerini yakından tanıdığım kimseler de bulunuyordu. O anda ‘Cehennemden Allah’a sığınırım!’ demeye başladım. Bu sırada yanımıza başka bir melek gelerek bana, ‘Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur.’ dedi.

Abdullah (radıyallahu anh) şöyle devam ediyor: “Bu rüyamı Hz. Peygamber’in hanımı olan ablam Hafsa’ya anlattım. O da Efendimiz’e anlatınca şöyle buyurmuş: ‘Abdullah ne iyi insandır; keşke gecenin bir kısmında kalkıp da ibadet etmeyi âdet edin-seydi!’ Zira cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, ber-zah azabına ait bir tablodur. O tabloyla gösterilen azaba maruz kalmamanın tek yolu ise, gecenin ibadetle aydınlatılmasıdır. Abdullah’ın kölesi Salim, “Bu olaydan sonra Abdullah, az bir kısmı hariç, geceleri uyumazdı.” der.[5]

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah her yönüyle babasıyla atbaşı giden bir insandı. Babasından sonra, hem de o günün insanları, başlarında hâlife olarak onu görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer biz-zat mâni olup “Bir evden bir kurban yeter!” demeseydi, belki de ümmet onu hâlife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı.

Kuşluk namazı kılındıktan sonra oradan bir yere gidilmeyecekse Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) eve döner ve evde yiyecek bir şey olup olmadığını sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar yoksa “Öyle ise oruçluyum.”[6] der o günü oruçlu geçirirdi. “Bir şey var.” denildiği zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim kuru arpa ekmeği vb. şeylerden ibaretti. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler, yemekler arasında ayırım yapmazlardı. O’nun yemeği ile ilgili yakın çvresinin gözlemleri şunlardı:

– Medine’ye hicretinden vefatına kadar Allah Resûlünün ailesi, üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmadı.

– Bazen açlıktan karnına taş bağladığı olurdu.

– Hane-i saadette en çok yenilen-içilen iki şey vardı: hurma ve su.

– “Ben Allah’ın kölesiyim ve köle gibi yemek yerim.” der dizleri üstüne oturarak yerdi.[7]

– Acıkmadan yemez ve doymadan kalkardı.

Bu ve benzeri ifadelerden şunu anlıyoruz: Efendimiz’in hayatında yemek işi, günümüzde olduğu gibi hayatın merkezinde yer almıyor, gündelik hayat yemek öğünlerine göre şekillenmiyor, yemek için fazla zaman harcanmıyor, yemek olmadığı zaman problem yapılmıyor, mükellef sofralar kurulmuyor, sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmiyor, daha güzel bir yemek için kilometrelerce yol kat’edilmiyor, yemek masaları kurulmuyor vs. durum böyle olunca da, günümüzün tam aksine, diğer mühim şeylere daha çok vakit ve para ayrılıyordu.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) öğleden önce bir süre dinlenirdi. Bilindiği gibi insanın biyolojik yapısı uykuya ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmıştır. Durup dinlenmeden faaliyet gösteren beden, bir süre sonra enerjisini yitirip yıpranmakta ve değişik hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Onun için kişinin geceleri uyuyup dinlenmesi vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Ancak, gece ibadet ve benzeri faaliyetlerle uğraşıldığı için yeterince dinlenememe, iş yoğunluğu, stres, dolayısıyla dikkatin dağılması, bedenin yorulması ve sıcak iklim şartları sebebiyle gündüz uyuyup dinlenme de gerekebilmektedir. İslamî literatürde bu uykuya kaylûle denilmektedir. Türkçemizde bu, öğle uykusu veya öğle öncesi uyku olarak ifade edilebilir.

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu saatlerde bir süre dinlenmeyi tavsiye etmesinin yanı sıra, bir nevi adet hâline getirmiş olması, kaylûlenin sünnet olarak telakki edilmesine neden olmuştur. İbn Abbas’ın rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Gündüz orucuna sahur yemeğiyle, gece ibadetine ise öğle uykusuyla (kaylûle) yardımcı olun!”[8] derken, Enes ibn-i Mâlik’in rivayet ettiği hadiste ise annesi Ümmü Süleym’in, hemen her gün, evinde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) için bir sergi serdiği ve Efendimiz’in orada kaylûle yaptığı aktarılmaktadır.[9]

Günlük hayatlarında öğle uykusuna mutlaka yer veren sahabe-i kiram ise, cuma günleri, cuma kılındıktan sonra diğer günlerde ise, öğleden önce dinlendiklerini özellikle vurgulamaktadırlar.[10] Diğer bir hadiste ise kaylûle, fıtrata uygun bir ahlâk (alışkanlık) olarak gösterilmiştir.[11]

Öğle

Öğle zamanı, bir yılla kıyaslandığında yaz mevsiminin ortasına; insan ömrüyle kıyaslandığında gençliğin kemaline, dünyanın ömrü ile kıyaslandığında dünyada insanın yaradılış devrine benzer ve onlardaki rahmet tecellilerinin nimetlerini hatırlatır.

Öğle, gündüzün kemale erip zevale meylettiği, günlük işlerin belli bir seviyeye getirildiği, iş yoğunluğundan uzaklaşarak kısa bir dinlenmeğe ihtiyaç duyulduğu, fâni dünyanın geçici ve ağır işlerinin verdiği gaflet ve yorgunluktan ruhun teneffüse ihtiyaç hissettiği bir andır. İnsan ruhu, bu sıkıcı atmosferden kurtulmak, Yüce Rabbinin huzuruna çıkıp el bağlayarak nimetlerine şükür ve hamdedip yardım dilemek, celal ve azametine karşı rükû ve secde ile aczini ortaya koymak üzere öğle namazını kılmaya büyük bir heves ve ihtiyaç duyar. Hele bu namaz, Efendimiz’in arkasında kılınacaksa…

Evet, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), büyük bir iştiyakla camiye koşan ashabına gün ortasında öğle namazını kıldırırdı. Eğer o gün cuma ise bambaşka bir coşku ile yani bayram hava-sında namaza hazırlanılırdı. Tırnakları kesilir, banyo yapılır, yeni elbiseler giyilir, kokular sürülür, her günden daha erken camiye gidilir, Efendimiz’in hutbesine kulak verilir ve ardından da namaz kılınırdı. Özellikle bu namaza çocuk ve kadınlar diğer vakitlere nazaran daha çok iştirak ederlerdi.

Kaynaklarımızda düzenli bir şekilde yenilen öğle yemeğinden söz edilmemektedir. Fıtır sadakası veya bazı kefaretlerin miktarı belirlenirken günde iki öğün üzerinden hesaplanmanın yapılması gösteriyor ki, sabah ve akşam yemeklerine ek olarak üçüncü bir öğün bulanmamaktadır. Böylece, sabah kahvaltısını sahurda yapan kişinin günlerini ne kadar kolay bir şekilde oruçlu geçirebileceği de daha iyi anlaşılmaktadır. Aslında günümüzde de iki öğünle yetinmek hem zaman kazanma hem bütçe dengeleri hem de sağlık açısından tavsiye edilmekle birlikte uyulması gereken bir sünnettir. Elbette şeker hastalığı, aşırı kilo problemi vb. durumlar istisnadır.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman ashabına ziyaretlerde bulunur, gündelik meşgalelerini deruhte eder, devlet başkanı olarak kamuyu ilgilendiren işlere bakar, nazil olan ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırır, hemen yerine getirilmesi gereken emirler varsa bunları bir münadi vasıtasıyla hâlka duyurur ve gelen misafirlerle ilgilenirdi. Meselâ hicretin sekizinci yılından itibaren yoğun bir elçiler ziyareti yaşanmıştır. Günün bir bölümü bu elçileri karşılama, ağırlama, soru ve isteklerine cevap verme ve uğurlama ile geçmekteydi.

Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan kabileler, Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek ve kabul ettikleri İslâm dininin esaslarını öğrenmek üzere, Peygamber Efendimiz’e heyetler gönderiyorlardı. Bunların sayısı 70’i aşmaktadır. İlk heyet, Hevâzin Kabilesi’nden hicretin sekizinci yılında gelmişti.

Son heyet ise, Yemen’deki ‘Neha Kabilesi’nden, hicretin onun-cu yılı Şevval ayında gelen heyettir. Söz konusu heyetlerin çoğu, hicretin dokuzuncu yılında geldiğinden bu yıla “senetü’l-vüfûd” (elçiler yılı) denilmiştir.

Efendimiz, kendisine gelen bu heyetlerle bizzat ilgilenir, onlara ikramda bulunur, her kabilenin hâline ve âdetlerine göre onlarla konuşurdu. Ayrılırken de uygun hediyeler verir, Müslümanlığı öğretmek üzere onlara öğretmenler, mürşitler gönderirdi. O mürşit-lere: “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin.”[12] diye tembihte bulunurdu. Necran Hristiyanları da gelen heyetlerden biriydi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara mescidinde ibadet etme imkânı vermiş ve İslam’ı kabul etmeyen bu heyetle bir antlaşma yaparak onu geri göndermiştir.

İkindi

İkindi vakti; yıl içinde güz mevsimine, insan ömründe ihtiyarlık vaktine, peygamberlik silsilesinde son Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) saadet asrına benzer. Günlük işlerin sona ermeye başladığı, gün içinde mazhar olduğumuz sağlık, selâmet ve hayırlı hizmet gibi ilahî nimetlerin meyvesinin alındığı zamandır. Güneşin batmaya yüz tutması ile de insan, dünyada bir misafir olduğunu, her şeyin geçici olduğunu anlar. İşte bu zaman diliminde, ebediyet isteyen, ebed için yaratılan ve ayrılıktan acı duyan insan ruhu, ikindi namazını kılarak Allah’a münacat eder, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetine iltica eder, hesapsız nimetlerine karşı şükür ve hamd eder.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu namaza, Kur’ân’ın işareti (Bakara, 2/238) ile âdeta ayrı bir değer verir ve ashabını Hz. Bilâl’in yanık sesiyle camiye davet ederdi. İkindi vaktı mü’mini koruma-kollama ile görevli gece ve gündüz meleklerinin nöbet devir anlarından biri olduğu bilindiği için de, namaz sonrası tesbihat daha uzun tutulurdu. Nitekim bir hadis-i şerifte konu şu şekilde anlatılmaktadır: “Gece bir grup, gündüz de bir grup melek yanı-nızda olurlar. Bunlar sabah ve ikindi namazları vaktinde bir araya gelir ve nöbet değişimi yaparlar. Rableri namaz kılmış kullarının hâllerini en iyi bildiği hâlde, yine o meleklere: ‘Kullarımı ne hâlde bıraktınız?’ diye sorar. Onlar da: ‘Biz onları namaz kılar hâlde bıraktık ve yanlarına da namazı kılarken varmıştık.’, derler.”

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) çok mütevazı bir hayat yaşıyordu. Evde pek hizmetçi bulundurulmadığından, ev hâlkından biri olarak, yapılacak işlerin hemen tamamına iştirak ediyor ve hanımlarına yardımcı oluyordu. Meselâ; ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir, ortalığı süpürürdü.

Efendimiz’in pek terk etmediği bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hâl ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tespit ederdi. Akşam hangi hanımında ise, diğer bütün hanımları o hanımının odasında toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi. Bu mutad ziyaretlerinde, Evzâc-ı Tâhirat’ın her biri yanlarında bulunanlardan Efendimiz’e ikram ederdi.

Akşam

Akşam vakti, güz mevsiminin sonunda pek çok canlının öl-mesine benzer ve hem insanın bir gün vefat edeceğini, hem de kıyametin başlangıcında dünyanın harap olacağını ihtar eder. Böyle bir anda insan ruhu, O Yüce Zat’ın dergâhına durmayı, “Allahü Ekber” deyerek fâni olan her şeyden el çekip O’na hamd etmeyi, O’nu tesbih etmeyi, büyüklüğünü bir daha haykırmayı şiddetle arzu eder. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de, bu arzu ile çoğu zaman güneşin batmasından önce akşam namazını beklemeye başlar, ezan okunur okunmaz hemen Yüce Divan’a dururdu. Farz namazdan sonra Evvabin adıyla bilinen 2–6 rekâtlık namazı kılar ve bunu tavsiye ederdi.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) akşam namazından sonra hangi hanımının yanında kalacaksa ev hâlkı orada toplanır ve aile sohbeti başlardı. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) aile yuvası, hem sağlığında hem de ahirete intikal ettikten sonra ilmî faaliyetlerin hiç duraksamadan devam ettiği bir ortam olmuştur. Zira Efendimiz’in vefatından sonra hanımları bu ilim faaliyetini daha geniş bir hâlkaya açarak devam ettirmişledir. İslam dininin genel olarak pek çok hükmünün yanında, özellikle kadınlarla ilgili bazı özel hükümlerin öğrenilip aktarılmasında ve öğretilmesinde Efendimiz’in aile hayatının büyük bir rolü olmuştur. Özellikle bu ‘akşam sohbetleri’nin rolü küçümsenemez. Adeta bir mektep gibi işleyen akşam sohbetleri, Hz. Âişe Validemiz başta olmak üzere, birçok eşsiz âlimin yetişmesine beşiklik etmiştir. Tabii sadece ilmî bahisler konuşulmuyor; farklı çevre, kültür ve karaktere sahip ev hâlkı arasında ciddi bir muhabbet ortamı oluşuyordu. Birbirlerini daha iyi tanıyor, zaman zaman şakalaşıyorlardı… Kısacası mutlu bir ailede olması gereken ortamı sağlıyorlardı.

Yatsı

Yatsı vaktinde karanlık her tarafı kaplar, gündüz görünen şeyler âdeta yokluğa gömülür. İmtihan için verilen dünya hayatının bütü-nüyle sona erdiğinin bir göstergesi gibidir. Âdeta mutlak tasarruf sahibi olan Allah’ın yüceliği, ülfet perdesine sık sık gömülen insanoğluna bir daha gösterilmektedir. Çünkü Allah (celle celâluhu) gece ile gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sayfaları gibi kolaylıkla çevirir, yazar, bozar, değiştirir. İşte âciz, zaif, muhtaç ve geleceği karanlık gören insan, bu vakitte yatsı namazını kılarak her şeye gücü yeten ve gerçek bir dost olan Allah’a yönelir, dayanır ve sığınır. Onu unutan ve karanlığa gömülen dünyayı, o da unutup, dertlerini dergâh-ı rahmete döker. Ayrıca ne olur ne olmaz diye düşünür ve ölüme benzeyen uykuya dalmadan önce son ibadetini yapıp günlük hesap defterini güzelliklerle kapatmak ister.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de ashabına yatsı namazını kıldırır ve mühim bir durum olmazsa[17] kimseyle konuşmadan dinlenmeye çekilirdi. Uyumaya geçmeden önce dua ederdi. Bilindiği gibi, O’nun hayatında dua pek büyük bir yere sahipti. Günün her saatine dağılan duaları hakkında özel kitaplar yazılmıştır. Zira dua, Kur’ân’ın ifadesiyle insanlığın değer ölçüsüdür. Hz. Âişe validemiz, O’nun yatmadan önce yaptığı duayı şu şekilde anlatmaktadır: “Allah Resûlü her gece yatağına girdiğinde iki elini birleştirir, onlara üfler, İhlâs, Felak ve Nas sürelerini okur, sonra da başından başlayarak, vücudunda ulaşabildiği her yere elini sürer ve bunu üç defa tekrar ederdi.”[18] Elbette, bu konu-da başka tavsiye ve uygulamaları da bulunmaktadır. Meselâ Hz. Ali (radıyallahu anh) şunu rivayet etmektedir: “Allah Resûlü bana ve Fâtıma’ya şu tavsiyede bulundu: Yatağınıza girdiğinizde 34 defa ‘Allahu Ekber’, 33 defa ‘sübhanellah’, 33 defa ‘elhamdulillah’ deyin.” Hz. Ali o günden sonra bunu hiç terk etmediğini söyleyince, bir zat: “Sıffin günü de mi?” diye sormuş ve O “Evet o gün bile…” cevabını verdi.”[19] Yine mühim bir iş olmazsa gece pek dışarı çıkmazdı. Ancak bazı gecelerde dışarı çıktığına dair rivayetler de bulunmaktadır.

Gece

Gece vakti, hem kışı hem kabri hem de âlem-i berzahı hatırlatarak insan ruhunun Allah’ın rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatır. Dolayısıyla gece kılınacak teheccüd namazı, kabir gecesinde ve berzah karanlığında önümüzü ve evimizi aydınlatacak vazgeçilmez ışık kaynağımız olacaktır.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günün son dilimi olan gecelerini de engin bir ibadetle geçirmekteydi. Tafsilatını ilgili eserlere ha-vale ederek Hz. Âişe Validemizin şu müşahedelerini nakletmek istiyoruz: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), gece ayak-ları şişene kadar namaz kılardı. Kendisine, “Ey Allah’ın Resûlü! Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır.[20] Buna rağmen ibadet konusunda niye kendini bu kadar zorluyorsun?” denilince, “Ben Allah’ın bu mağfiretine karşışükreden birkul olmayayım mı?” cevabını verirdi.”

Tabiînin büyüklerinden Atâ ibn-i Rebah bir gün Hz. Âişe’ye, “Allah Resûlünün sizi hayrette bırakan bir hâlini bize anlatır mısınız?” diye istekte bulununca, Hz. Âişe, “O’nun hangi hâli hayrette bırakmıyordu ki?” dedi ve ekledi: “Bir gece odama geldi. Benimle yatağıma girdi. Sonra ‘Beni bıraksan da Rabbime kul-luk etsem…’ dedi. Kalktı, abdestini yeniledi ve namaza durdu. Kıyamda öyle ağladı ki, gözyaşları göğsüne damlıyordu. Rükûa varınca da uzun uzun ağladı. Secdede bu hâl devam etti. Ağlama-sı, sabah namazını haber vermeye gelen Hz. Bilâl’in seslenmesine kadar sürdü.

‘Yâ Resûlullah!’ dedim, ‘Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği hâlde niçin bu kadar ağlıyorsun?’ Şöyle de-di: ‘Şükreden bir kul olmayayım mı? Hem nasıl ağlamayayım ki, bu gece Allah bana şu ayetleri inzal buyurdu: ‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-ı selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: ‘Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru! Rabbimiz, Sen birini ateşe attın mı, onu perişan etmişsindir. Zalimlerin yardımcısı yoktur. Rabbimiz, biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim gü-nahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, iyilerle beraber canımızı al! Rabbimiz bize, elçilerine vadettiğini ver, kıyamet günü bizi yüz üstü bırakıp rezil etme. Zira Sen verdiğin sözden caymazsın.’(Âl-i

İmrân, 3/190-194) Sonra, ‘Bu ayetleri okuyup da uzun uzun tefekkür etmeyenin vay hâline,’ dedi.”

Teheccüd namazından sonra bir süre dinlenir ve müezzinin nidasıyla sabah namazına kalkardı. Hz. Bilal imsakten önce ezan okur ve hâlkı hem sahur hem de teheccüde kaldırırdı. Hz. Abdullah ibn-i Ümmi Mektum ise imsak vaktinin başlamasıyla ezan okur ve sabah namazının girdiğini bildirirdi.

Bir önceki yazımda « makalem ilgini çekebilir. Okumak istermisin ?
yorum yok
338 okuma
16 Nisan, 2016
Admin
Admin

Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin.


Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?